102 – Önyargılar II


16 Ocak 2009

Akşamları Saba Tümer’i seyrediyor musunuz? Haber Türk adlı kanalda akşam onbir civarı her telden, her türden gündemdeki, meşhur veya tanıdığı kişileri çıkartıp onlarla biraz sohbet ederken biraz da sanki kendini göstermek istermişçesine, konu ne olursa olsun gözlerini belertip ağzını kocaman açarak şaşırmalar, şuh kahkahalar, ama sonucunda sıcak hoş bir sohbet gerçekleştirerek insana biraz boş biraz da hoş zaman kaybettirip akşam kafayı boşaltan bir program yapıyor. Konuklarından sonuncusu dün akşam Ümit Tokcan vardı. Hani daha önceki bir yazımda konusunu etmiş, yıllar önce bir gazetenin kadın ekinde hain bir katili canlandırdığı için gıcık olmuşluğum olan, ama son zamanlarda belki artık yaş kemale erdiğinden eski dostlar olan bu duayen sanatçıların hepsine duyduğum saygının bir yansıması, ya da belki artık kendisinin bile hatırlayamayacağı, kıçı kırık bir rol yüzünden kendisine uzun yıllar haksızlık etmiş olmanın dayanılmaz hafifliğinden son zamanlarda, hele ki kendisini Cuma köşeme konuk ettiğimden beri bir ısınma, bir yakınlaşma hissediyordum. Dün akşam programı seyrederken ise ne düşüneceğimi bilemeyip ikilemde kaldım.

Önce yakın zamanlarda yaptığı bir enayiliği duyunca içimde bir acıma duygusu belirdi. Evden çıkmak üzere iken kravatının buruşuk olduğunu görüp ütülemek için çıkarmaya üşenince, üzerinde ütülemeye kalkmış. Buraya kadar ve ütüyü kravata basana kadar her şey makul ve mantıklı gözükse de kravatın iyi ütülenip ütülenmediğine bakmak için aynayı kullanmadan ve ütüyü kravatın üzerinden çekmeden kafayı eğince o sırada ütülemekte olduğu üst kısma yakın olan ütünün ucunu çenesiyle göğsüne doğru bastırınca kızgın ütü göğsüne yapışıp canını bayağı bir yakmış. Peşinden aynı programa katılan arkadaşının onun vakti zamanında katıldığı bir Sümer Ezgü programındaki anısını anlatınca kendisi hakkında boş yere senelerce o hissimi korumadığıma kani oldum.

TRT’de yayınlanan bir canlı yayın esnasında hava olsun diye Sümer Ezgü tarafından stüdyoya getirilip ortalığa salınmış güvercin masanın üzerinde yürürken oracığa pisleyince canlı yayını bile dinlemeden Sümer’e dönüp “amma kötü program yapıyorsun bak güvercin bile ederim böyle programın içine” diyerek muhtemeldir ki o günden bu yana Sümer Ezgü’nün de benimle kendisi hakkında aynı hisleri beslemesine yol açmıştır diye düşünüyorum.

Bir de Can vardı. Üniversitede okurken benim gibi mühendislik fakültesinde ama bizden daha önce okula başlamış ama iyi bir öğrenci olduğundan kalmış olduğu derslerden bazılarında o tekrar ederken birlikte okuma şansım (ya da şanssızlığım olmuştu). Onu ilk bilgisayar dersinde fark edip adamakıllı gıcık olmuştum. O zamanlar daha bilgisayar denince, lafını bile duyduğumuzda önümüzü iliklerken ki, gerçeğini görmek zaten pek mümkün değildi, ilk dersimizde hocamız Cem Kum Bey’in bizleri derse katmak adına sınıfa dönüp yazdığı programda kullanmak üzere değişken ismi istediğinde konumuzun kahramanı olan Can, o anda bana göre, olanca gıcıklığı ile değişken ismi olarak ENAYİ seçeneğini sunmuş, hocamız da hem bu laf öğrenciler arasından geldiğinden hem de insanların bilgisayara olan korkularını ve çekingenliklerini yeneceğini düşünüp büyük bir memnuniyetle bu ismi kabul etmişti. Etmişti ama benim de derse olan tüm saygım yitip gitmişti. Ne münasebet, saygın bir derste, nasıl böyle bir enayilik yapılabilirdi ki?. İşte bu hislerden dolayı hem dersi dinleme hem de dersi sevme konusunda bir hayli yara aldım. Halbuki o bilgisayar dersi ki benim daha sonraki hayatımı kazanmamdaki en önemli role sahipti. Can’ı o dersten sonra diğer bilgisayar derslerinde de artık hocamızı da ele geçirmiş olmanın ukalalığı ile bazen UKALA, bazen SALAK gibi nezih değişkenler bulma konusunda yaratıcılığını doruklara tırmandırırken gözümde de çukurların ters doruklarına doğru emin adımlarla gidiyordu. Tüm bu enayiliklerin üzerine bir de ders aralarında elinden düşürmediği piposuyla benim gibi bir tütün karşıtına karşı yapılmaması gerekenleri yapıp tüm haklarını kaybetmişti.

Ne var ki mezun olduktan sonra devam ettiğim İstanbul İşletme de aynı sınıfa düşüp bir de aynı sıraya konuşlanıp da kendisini daha yakından tanıyınca önceki dört sene kendisini her gördüğümde tepeye vuran gıcıklık katsayımı hiç de hak etmediğini gördüm. E be kardeşim, nereden çıkardın şu enayi enayiliğini.

Peki gıcık olmak istediğim ama şirinliğinden ötürü de bir türlü gıcık olamadıklarım da var tabi. Bunlardan en birincisi Mithat Körler. O ne şirinliktir yarabbi. Adamın sanki bir şirinlik muskası olan tombik yanaklarını sallandıra sallandıra bir gamzelerini çıkarışı vardır ki yaptığı o dinlemenin zül olduğu şarkılarına bile katlanası gelir insanın. Ama uyanık olmadığı da kesinlikte söylenemez. Hem memleketi Eskişehir’i hem de Türk Milli takımlarını desteklemek gibi bir misyon taşıdığından hemşericilik ve milli hamasiyet sebebiyle bir türlü ortalıktan kaybolup da gidemez.

Aynı duyguyu sesinin o ince ve neredeyse dinlenmemeli olarak nitelendirilmesi gerektiği halde, daha iyi yaptığı dansı bıraktıktan sonra bizlere eza olsun diye şarkı söylemeye başlayıp neyse ki parayı söylerken değil de söyleyenlere kaset yaparken daha kolay kazanıldığını fark ettiğinden şarkı söylemeyi sadece dost toplantılarına ve nostalji programlarına saklayan Hakan Peker Bey için de söyleyebiliriz. Beni doğduğundan beri yakinen tanıyan kardeşim mutlaka buna itiraz edip, kendisinin kasetlerini alıp dinlediğimiz söyleyecek olsa da, bu durumda diyeceğim tek şey kendisine ait tek kaseti aldığım ve bunu bir misyon gerçekleştirip en yakayı açılmadık, yani tanınmamış yeni yetenekleri topluma kazandırma adına yaptığımı söyleyerek yukarıdaki sözlerimin arkasında mağrur ve eğilmeden duruşumu gösterebilirim.

Güzel yaptığı işi yarıda bırakıp abuk subuk işler yapanlardan bir başkası da gene eski dansçılardan çıktı bana göre. Kardeşi veya yanılıyorsam kuzeni Coşkun Evcim gibi dansçı olan Yasemin Evcim de dans etmeyi bırakıp, ilk özel televizyonumuz olan Mecik Star’ın dolduruşuyla akşam onikiden sonra kameraya doğru poposunu sallayarak deli olan kanımı iyice kaynatsa da, güzel dans etmesine rağmen ortamı Oya Bale Grubuna terk etmiş olması sebebiyle asla affetmeyeceğim bir yitik. Acaba şimdilerde ne yapıyordur?

Söz dansçılardan açılınca adını anmadan geçilmeyeceklerden en önde geleni Yonca Evcimik olacaktır. Gene bir misyon sahibi olmanın gereği ilk kasetini daha piyasaya çıkar çıkmaz almış olan bendeniz, Hakan Peker’den farklı olarak kendisinin tüm kasetlerini edinerek desteğimi sonsuza kadar sürdürdüysem de Huysuz’la beraber yaptığı programdaki anlamsız jüri üyeliği sebebiyle gözümde değerini biraz düşürdüğü gibi, Huysuz’un rahatsızlanıp da bayıldığı pozisyonda olayın bir şov olduğunu zannederek attığı zoraki kahkahası başkalarında aynı etkiyi yarattı mı bilmiyorum ama benim iyice tepkimi almıştı. Halbuki ne şirin rollerde Devekuşu Kabare ile sahne almıştı. Hem dansı, ki Oya Bale Grubu tadında, hem de çatal sesiyle şirin kız çocuğu rolleri kendi adına bir şeyler yapıp meşhur olduktan sonra dinlediğim ve seyrettiğim Zeki-Metin kabarelerinde karşımıza çıkmıştı.

Tabi Yonca’nın o en meşhur olduğu sıralarda yeğenim Irmak’ın karşısına çıması var ki bu da anlatılmadan geçilmeyecek bir olay. Annesiyle alış veriş yaparken, muhtemelen bakkal veya manavda Yonca karşılarına çıktığında ablam olanca içtenliğiyle kendisini tanıyıp tanımadığını sorduğunda, meşhur bir kişiyi görüp de mahcup olan Irmak’ın annesine vurarak gördüklerinin her zaman televizyonda izleyip de danslarını taklit ettiği kişi olduğunu inkar etmesi on yaş öncesi çocukların aynı durumda verdikleri tıpkı basım (klişe) bir harekettir diyorum ve yazıma da noktamı koyuyorum.

Sonraki yazı 104 Vize

101

103

Yorum bırakın